Yunanistan & Italya
Üç Silahşörler: Esin, Esra & Ben
Tarih: 28 Ağustos - 16 Eylül 2003
28 Agustos 2003 Perşembe
8:30da Pyton yönünde hareket etmekte olan trene bindik. Hemen bir kompartmanı kapamak icin giristik ama tren öyle kalabalıktı ki İsrailli bir çift ve Avusturyalı bir çocukla kompartmanı paylaşmak zorunda kaldık. 15:30 sularında Pyton'a varmıştık. Hedef Selanikti ve bir yarım günü geçirmeyi planlıyorduk. İlk tren supplement gerektiriyordu. Bizde istasyonda gece onbir trenine kadar oyalanıp Selanik'e sabah varma kararı aldık. Bu karara Avusturyalı arkadaşımız Stefan'da uydu :)
29 Agustos 2003 Cuma
Sabahtı ve karnımız acıkmıştı. Selanik'e varmıştık ve ilk işimiz sahil kenarında Türk usulü bir kahvaltı yapmak oldu, şöyle börekli kekli... Bir yandan şehri gezerken bir yandan da Türk konsolosluğunu bulmaya çalışıyorduk. En sonunda Atatürk'ün evini bulduk. Stefan'a olayın mahiyetini anlataraktan gezdik, resimler çektik. Sırtımızdaki çantalar bizi epey yormuştu, ve yapılabilecek en güzel şey tabii ki o koca meydandaki cafelerden birini seçip şu meşhur "Frape"leri tatmak olacaktı...
Öğlen Selanik'ten ayrılıp akşam Atina'ya vardık. Bir hotelle 9 euroya anlaşıp kendimizi taverna bulma heyecanıyla sokaklara attık. Eğlence şimdi başlamıştı... İlk öğrendiğimiz şey -bunu daha sonra bir çok kez pekiştirecektik- Yunanlılarla tamamen aynıydık. Aynı yemekleri yiyor, aynı içkiyi içiyor, aynı müziği dinliyor, aynı şekilde dans edip, aynı sıcaklığı taşıyorduk...
30 Agustos 2003 Cumartesi
Öğlen 12:27 treniyle Patras'a yola koyulduk. Eee Atina'da çok da oyalanmaya gerek yoktu -Yanıldığımızı dönüşte anladık- İtalya bizi bekliyordu... Zorlu bir mücadele sonunda 20:00 Ancona feribotunyla İtalya'ya bir adım daha yaklaşmıştık. Biz ne bilelim bu feribotu da Yunanlıların işlettiğini... Gelsin şampanyalar, şaraplar, beylizler :))) Aaa Martini unuttum Hollandalı çocuğu hani ?
31 Agustos 2003 Pazar
Ancona'ya vardığımızda ssat 15:00 olmuştu, Venedik'e varmamız ise gece onu bulmuştu. Artık beş kişiydik... Ve gerçekten şanslıydık; mutfaklı, banyolu bir evi kiraladık. Çok yorgunduk ama genede biraz şehri gece gözüyle görmek istemiştik, istemez olaydık, kaybolmuştuk...
1 Eylül 2003 Pazartesi
Sıra Venedik'i gündüz gözüyle dolaşmaya gelmişti... San marco meydanı, müzeler, kuleler, köprüler, ve yağmur... Gittiğimiz her yere yağmuru da götürdüğümüzü söylemiş miydim?
2 Eylül 2003 Salı
Yapılabilecek en güzel şeyi yapmış 10,5 euroluk 24 saat geçerli tekne biletiyle Venedik'in görülmemiş tüm yüzünü görme şansını yakalamıştık. Önce Murano'da camcıları, sonra Burano'da dantelcileri dolaştık. Venedik film festivalinin yapıldığı Lido'nun kıyısından geçip, ardından bulduğumuz her tekneyle olası her kanalı gezdik durduk... Taa ki 23:33 Roma trenini yakalama vakti gelinceye kadar...
3 Eylül 2003 Çarşamba
Roma'ya vardığımızda yapılacak ilk iş elimizdeki adresleri değerlendirip kalacak güzel bir yer bulmaktı.Gerçekten de iki bayanın işlettiği kahvaltısı gayet göz doldurucu -özellikle sıcak içecekler - temiz pak banyolu bir odayı tuttuk. Aklanıp paklandıktan sonra hemen kendimizi şehrin büyüsüne bıraktık.Collesium, Foro Romano, Piazza de Venezia, Fontana de Trevi ve 5 euroluk bira, Campo di Fiori, Pantheon, Piazza Navona, Piazza Spagna... Yağmur yüzünden bir pizza restoranında mahsur kaldığımızı, derken elektriklerin kesildiğini, donumuza kadar ıslandığımızı da unutmamak lasım :))
4 Eylül 2003 Perşembe
"Vatican city"i dolaşmak nerdeyse tüm günümüzü aldı, artık Hristiyanlık kokan resimlerden gına gelmişti. Görkemli kliselerden, kıymetli, asırlık nesnelerle dolu müzelerden, taşlardan, kayalardan gerçekten bıkmaya başlamıştık. Hayatımızı renklerdirmenin zamanı gelmişti, ve süslendik, püslendik, sandwiçlerimizi hazırlayıp, beyaz şarabımızı yanımıza alıp kendimizi turist potensiyeli her daim yüksek olan İspanyol merdivenlerine bıraktık... Geceye gitar eşliğinde zamanın popüler şarkılarıyla başlayıp, noktayı yağmuru yediğimiz yoldaki bir barda latin müziği eşliğinde dans ederek ve tabiki içerek koyduk...
5 Eylül 2003 Cuma
Piazza Venezia tepesindeydik yarım gün boyunca -manzara süpeeeer-, sonra birden estiler "hadi gidelim buradan artık" dedik ve ilk trenle Floransa'ya gittik...
6 Eylül 2003 Cumartesi
Tabi Floransa'ya vardığımızda karanlık çoktan çökmüştü ve biz gayet açtık. İlk Mc Donals'a saldırtık napalım. Gününü değerlendiremediğimiz bir gece için hotele para bayılmak istemiyorduk, diğer taraftan etraf pek hoşnut etmemişti bizi. Biraz istasyon biraz Pisa kulesi macerası biras Floransa derken sabahı ettik ve şirin bir abinin kiraladığı odayı tutup uykusuzluğumuzu burada gidersik :)) Hmmm bu arada üçün biri bugün ayrıldı bizden. Hoşçakal Esin! İsviçre maceralarına da yer var burada! Floransa beni gerçekten en etkileyen şehirlerden biri oldu. Açık marketleri dolaşıp, Arno nehri boyunca yürümek, biraz Piazza Duomo'da, biraz köprülerde oturup çevreyi izlemek, Piazza dei Pitti'de sırt üstü yatıp, huzuru , mutluluğu hissetmek, ve ve ve o harika bir Trattoriacıyı keşfetmek... O muhteşem Tortellini ve ravyoliyi -dayanamayıp bir porsiyon daha ısmarladık- , ev yapımı şarapla beraber unutmak mümkün değil...
7 Eylül 2003 Pazar
Şu Pisa kulesini bir de gündüz gözüyle görelim dedik, etraf o kadar kalabalıktı ki. Çoluğunu çocuğunu alan oraya gelmiş sanki. Herkes çimlerin üzerine serilmiş, çıkarmış sandwiçlerini yiyor, ee biz de tabi ki... ama maaalesef bugün Pazar ve tüm mağazalar kapalı, aliış veriş yapamadık yani, halbuki o kadar çok vitrini kesmiştik ki. Napalım biz de gider gene yemek yeriz . Tortellini, ravyoli ve yine ev yapımı beyaz şarap... Ne de olsa uzun yola çıkıcaz, Palermo 'ya...
8 Eylül 2003 Pazartesi
Nasıl bir uğursuzluk vardı bu Sicilya'da anlamadık. Uygun bir fiyata bir yer bulmak gerçekten imkansızdı, ya da biz öylesine yorulmuştuk ki, biraz salaklık ettik. Hem bu Sicilya kuzeye hiç benzemiyor. Sefil insanlarla dolu, insanı ürküten insanlarla. Bizi kendimize ancak tek bir şey getirebilirdi. Ne mi? Mondello tabiki, yani deniz, güneş, ve kum...
9 Eylül 2003 Salı
Denize öylesine hasret kalmışız ki, ve deniz öylesine güzel ki, Palermoyu görmektense tüm günü Mondello'da öldürmeyi tercih ettik . Aman iyiki de öyle yapmışız... Akşam üstü ayıp olmasın şehride gezdik biraz, ama ne bilelim Sicilya'da ki laneti. Yoksa Napoli laneti mi demeliyim, bilmiyorum... Burası Sicilya buradan çıkış yok! Gece Napoliye varmak için bindiğimiz tren bizi ortada yani tam olarak Messina'da bıraktı. Ne yapacağımızı şaşırmıştık, bir sonraki trene çooook zaman vardı. Biraz istasyonda vakit geçirdikten sonra yaw bu trenler feribotlarla geçiyor biz niye geçmiyoruz diyerekten limana vurduk kendimizi. Ve bir euroluk geçiş ücretiyle, etrafı seyrede seyrede geçtik anakaraya. Şimdi ver elini Napoli...
10 Eylül 2003 Çarşamba
İlk hedefimizdi Napoli, ama kader mi şans mı bilemem İtalya'daki son durağımız oldu. Önce tabiki şehrin içinde kaybolduk. Minyatürcüler, 5 euroluk bikiniler,Galleria, sahil, Castel nuevo, Palazzo Reale...vs vs ve tatlı bir uyku.
11 Eylül 2003 Perşembe
Farklı bir şeyler görmenin zamanı gelmişti. Vezü yanardağının patlaması sonucu yokolan bir şehri, Pompei'yi görmek üzere yola düştük bu sefer. Koskoca bir şehir, anfi tiyatroları, köşkleri, sarayları, keranesiyle :) tam bir şehir... -kerane hakkındaki ayrıntılar ücrete tabidir:P - Unutmadan bu gece Pizza festivali vardı Napolide, biraz gecikti ama İtalya'da yiyebileceğimiz en güzel pizzayı sanırım buırada yedik... Vittorio Emanuel'den gece şehri izlemenin tadıda başka oluyormuş canım...
12 Eylül 2003 Cuma
Şans bu ki bir sonraki trende yer olmadığı için erkenden terk ettik Napoliyi. Bu lanet Napoli kökenli olmalı... Eee erkenden varınca Bari'ye kös kös oturmadık tabii bizde, şehri gezdik biraz makarna ve ıvır-zıvır dükkanını ısrarla 5'ten önce açmayan amcaya inat! sonra atladığımız gibi Superfast'a doğru Patras'a. Bakmayın bitli turist olduğumuza, yine her türlü nimetinden yararlandık Superfast'ın...
13 Eylül 2003 Cumartesi
Patras'a vardık öğlene doğru. İstasyonda bekliyoruz Atina trenini. Etraf ispanyolca konuşan tiplerle kaynıyor, ben de katılıyorum muhabbete. Esra artık bayılmaya başlıyor. Sonra şirin bir Yunanlı çocuk. O da ne o da konuşuyor takır takır... Sonra bakıyoruz ahbap oluyoruz. Bu bizim şarkı o sizin.. derken nerdeyse akraba çıkıyoruz. Hava kararmak üzere ve biz Atina'dayız. Yine ucuz bir yerler peşindeyiz. İstasyonda Vasilis karşılıyor bizi, George'a -o aslında bir türk- devrediyor... Bu gece muhteşem bir gece, George'n peşinde bir hosteldeyiz, sonra barda, sonra barın arkasında, sonra barın üstünde, dans ediyoruz, içiyoruz, dans ediyoruz, muhabbet ediyoruz, tüm gözler üzerimizde, biz bu gecenin yıldızlarıyız... Soğuk duşun üstüne air konditionu yiyen ben salya sümük sabahın dördünde odama çekiliyorum. Esra birazdan gelecek...
14 Eylül 2003 Pazar
Atina'da ne gördünüz deselek bardan başka bişi görmedik desek ayıp olacak. Bizde biraz geç kendimize gelmiş olsakta başladık Akropolis'e tırmanmaya... Sonra civardaki sokaklarda kaybolduk. Tüm dükkanlar turist avlama peşinde, biblolar, nazar boncukları, olimpiyat eşyaları, ouzolar... İnsan kendini İstanbul'dan pek de uzakta hissetmiyor. Bu gece yola çıkacağız güya...Yarım saat vardı trene gitmeye son kahvemizi yudumluyorduk, son ısrar üstüne ısrar, bir gece daha kalın, biraz bakışıp biraz düşündükten sonra neden olmasın dedik. İyi mi ettik bilemiyorum...
15 Eylül 2003 Pazartesi
Biraz apar topar oldu ama öğlen bulduğumuz ilk trene atladığımız gibi İstanbul yolunu tuttuk. Neyseki tren direkt trenmiş. Hiç duraksız Pytion vardık. Ama tarih 16 Eylül'ü saatse 06:00 sularını göstermekteydi...
16 Eylül 2003 Salı
Daha sonra gece ağırlamak üzere davet edeceğim ispanyollarla muhabbet ederken ben, baymış olan Esra vatanın bağrından kopmuş bizim gibi sürünmekte olan 4 Türk genciyle meşkeyledi pytionda treni bekleşirken... İlk bulduğumuz kompartmana daldığımızda artık 6 kişiydik. Türk kafilesi olarak sohbet ede ede gözünü sevdiminin İstanbul'una vardık...
Showing posts with label Pisa. Show all posts
Showing posts with label Pisa. Show all posts
August 28, 2003
August 30, 2002
First Interrail
MY FIRST INTERRAIL - ALL ALONE
İstanbul'dan Barcelona'ya
Tarih: 30 Ağustos - 22 Eylül 2002
Bu yıl okul dışındaki zamanlarımı Matematik dersleri vererek geçirmiş, yeni yurtdışı maceram için yeterince para biriktirmiştim. Sınıf arkadaşım ve kanki AHMET'i de kafalamıştım, bu yıl bir çok kişinin ballandıra ballandıra anlattığı INTERRAIL gezisini yapacaktım. Rota belirlenmişti: ISTANBUL'dan çıkılıp YUNANISTAN, ITALYA ve FRANSA gezilecek, ISPANYA'daki arkadaşlar ziyaret edilip bir kaç günde orada geçirilecekti.
Heyecanla interrail biletimizi Sirkeci garından alıp, acaba vize için hangi ülkeye başvursak derken, ITALYA konsolosluğunda karar kıldık. Kılmaz olaydık, ben 3. günde vizeme kavuştuğumda arkadaşım AHMET'e bugün git yarın gel prosedürü uygulanıyordu. Bu süreç bir red ve yanmış bir interrail bileti ile sonuçlandığında bendeniz tek başıma yollara düşmüştüm bile. (Böyle de kanka mı olur dediğinizi duyar gibiyim?)
Sirkecide boş bir kompartımana yerleşip heyecan ve merak içinde trenin kalkışını beklerken kapı açılıp interrailci 3 genç daha kompartmana dahil oldu. Çok ilginç geldiği için sanırım sadece birinin ismini hatırlıyorum: GEYLANİ. Neyse yol uzun sohbet uzun derken Yunanistan sınırına ulaşıverdik. Burada yani PYTON'da hem pasaport kontrolü yapılıyordu hemde tren değişikliği. O esnada SELANİK'e gitmeyi planlayan ben biletimin her şekilde geçtiğini düşünerek extra bir işlem yapmamıştım. Meğerse bir sonraki tren hızlı trenmiş ve binmek için supplement ödenmesi gerekiyormuş. Ben bunu fark ettiğimde bilet kalmamıştı. Yaklaşık 8 saatimi kervan geçmez bir tren istasyonunda ingilizce bilmeyen Yunanlı bir görevliyle işaret diliyle anlaşarak geçirdim. O bana elindeki İBRAHİM TATLISES kasetleri dinletiiyor, bende kağıda bir şeyler çizerek konuşmaya çalışıyordum. Bekle bekle 8 saat geçti sonunda.
SELANİK'e vardığımda nedense orayı beğenmekle beraber pek de gece geçirelecek bir yer olduğunu düşünmedim. Etrafı gezip, ATATÜRK'ün evini bulmaya çalıştım. Buldum ama ne yazıkki restorasyon nedeniyle kapalıydı. Daha fazla zaman kaybetmeyip ATİNA'ya geçmeliyim diye düşünürken, istasyonun önünde bizim kompartımandaki 3 gençle karşılaştım. Onlara katılarak ATINA'ya yola çıktık. Bizim 3 gencin yolculuğu tam bitli turist yolculuğuydu. Hadi parkta yatalım dediler bu gece, bende onlara uydum, ama sokakta yatmak bir de yarım yamalak uykuyla şehri dolaşmaya çalışmak hiçde akıllıca bir yöntem değilmiş. Siz siz olun para harcamıyacağım diye kendinize eziyet etmeyin.
Ben en iyisimi yoluma yalnız devam edeyim diyip ACROPOLIS'i tek başıma gezmeye koyuldum. Yunanistan çok biz gibiydi, her şey aynıydı sanki, müzikler, yemekler, insanlar ... Belkide bu yüzden pek de Türkiye'nin dışındaymışım gibi hissetmedim kendimi hiç. Tek fark camilerin yerini kiliseler alıyordu sokaklarda.
Koşarak PATMOS'tan kalkan ve BARI ye giden SUPERFAST feribotuna yetişmeye çalışırken 2 Amerikalıyla arkadaş olmuştuk bile. Yolculuğumun ITALYA kısmının onlarla geçeceğinden haberim yoktu tabii o anda. Hedef NAPOLI'ydi. Çok renkli çok hareketliydi, daracık sokakları arasında vızır vızır motorlar dolaşıp duruyordu. Ben en çok minyatürlerin yapılıp satıldığı dükkanlardan etkilenmiştim. Sanki her şey sanat, her şey el emeği gibi kokuyordu. Napoliye ulaştığımız trendeki bir Italyan bizi yemekli bir gösteriye davet etmişti. Gayet spor giyinerek gittiğimiz bu davette epeyce kötü hissedecek ama turistliğe verip umursamayacaktık. Restaurantta herkes şıklıkta birbiriyle yarışıyor, yemek yerkense aryalar söyleniyordu.
Bir sonraki nokta ihtişamlı VATICAN dı. İnsan o kadar ihtişamın içinde din nereye kaybolmuş anlayamıyor. ROMA başlı başına bir efsane, şöyle kabaca gezmek için 2-3 güne ihtiyaç duyuyor insan. Yürüdüğünüz her yer tarih kokuyor, şehirle bütünleşmiş bir tarih.
Ama benim favorim FLORANSA ve PISA idi. Toprak renklerin hakim olduğu, dar sokaklı küçük şehirler, hatta şehircikler. Sanki her mevsim sonbahar oradalarda. Nehrin kenarında saatlerce oturabilir, Nirvana'ya bile ulaşabilirsiniz.
Amerikalılardan ayrılma vakti geldi, ben FRANSA da pek oyalanmadan BARCELONA'ya gitme kararı aldım. Ama gel gör ki FRANSA beni bırakmamakta ısrarlı. MARSILYA'da hava koşulları nedeniyle tüm seferlerin iptal olduğu bilgisini alınca ne yapsam ne yapsam dedim ve sonunda şöyle bir çıkış yolu buldum. Önce Paris'e kuzeye çıkacaktım, oradan da Barcelona'ya inecek sahil şeridini kullanmadan istediğim yere ulaşacaktım. PARIS'e vardığımda BARCELO için epeyce bir zaman olduğunu görüp en iyisimi ben şu meşhur EYFEL kulesini göreyim dedim. (Dondum dondum ki ne dondum hemde yazın ortasında) Yukarı çıkmak çooook uzun bir kuyruk demekti ben önünden arkasında sağından solundan fotolar çekip istasyona geri döndüm.
Gelelim BARCELONA'ya; idealimdeki şehre, söylecek çok söz var ve bir o kadar yok. Gidip görmek ve de yaşamak lazım. Çok büyük bir şehir değil burası, OLD CITY hariç altını çiziyorum TÜM sokakları birbirine paralel.
Burada insanlar çalışmak için değil yaşamak için doğmuşlar sanki. Ama bakmayın İSPANYOLLAR tembeldir diyenlere onlar Ispanyol değil CATALAN'lar, CATALANCA konuşup CATALANCA anlaşırlar. İspanya'yı İspanyollardan ibaret sananlar üzgünüm; bu ülkede tam 4 farklı DİL (şive değil!!!) konuşuluyor.
BARCELONA deyince ilk aklıma gelenler: PLAZA CATALUNYA, LAS RAMBLAS, BARRI GOTIC, PICASSO, DALI, LA PEDRERA, JOAN MIRO, PLAZA ESPANYA, POBLE ESPANOL, PORT OLIMPIA, SAGRADA FAMILIA, PARK GÜELL, AQUARIUM, ARC de TRIOMF, DISTRICT GRACIA ... (Detaylar bir sonraki yazıda...)
İstanbul'dan Barcelona'ya
Tarih: 30 Ağustos - 22 Eylül 2002
Bu yıl okul dışındaki zamanlarımı Matematik dersleri vererek geçirmiş, yeni yurtdışı maceram için yeterince para biriktirmiştim. Sınıf arkadaşım ve kanki AHMET'i de kafalamıştım, bu yıl bir çok kişinin ballandıra ballandıra anlattığı INTERRAIL gezisini yapacaktım. Rota belirlenmişti: ISTANBUL'dan çıkılıp YUNANISTAN, ITALYA ve FRANSA gezilecek, ISPANYA'daki arkadaşlar ziyaret edilip bir kaç günde orada geçirilecekti.
Heyecanla interrail biletimizi Sirkeci garından alıp, acaba vize için hangi ülkeye başvursak derken, ITALYA konsolosluğunda karar kıldık. Kılmaz olaydık, ben 3. günde vizeme kavuştuğumda arkadaşım AHMET'e bugün git yarın gel prosedürü uygulanıyordu. Bu süreç bir red ve yanmış bir interrail bileti ile sonuçlandığında bendeniz tek başıma yollara düşmüştüm bile. (Böyle de kanka mı olur dediğinizi duyar gibiyim?)
Sirkecide boş bir kompartımana yerleşip heyecan ve merak içinde trenin kalkışını beklerken kapı açılıp interrailci 3 genç daha kompartmana dahil oldu. Çok ilginç geldiği için sanırım sadece birinin ismini hatırlıyorum: GEYLANİ. Neyse yol uzun sohbet uzun derken Yunanistan sınırına ulaşıverdik. Burada yani PYTON'da hem pasaport kontrolü yapılıyordu hemde tren değişikliği. O esnada SELANİK'e gitmeyi planlayan ben biletimin her şekilde geçtiğini düşünerek extra bir işlem yapmamıştım. Meğerse bir sonraki tren hızlı trenmiş ve binmek için supplement ödenmesi gerekiyormuş. Ben bunu fark ettiğimde bilet kalmamıştı. Yaklaşık 8 saatimi kervan geçmez bir tren istasyonunda ingilizce bilmeyen Yunanlı bir görevliyle işaret diliyle anlaşarak geçirdim. O bana elindeki İBRAHİM TATLISES kasetleri dinletiiyor, bende kağıda bir şeyler çizerek konuşmaya çalışıyordum. Bekle bekle 8 saat geçti sonunda.
SELANİK'e vardığımda nedense orayı beğenmekle beraber pek de gece geçirelecek bir yer olduğunu düşünmedim. Etrafı gezip, ATATÜRK'ün evini bulmaya çalıştım. Buldum ama ne yazıkki restorasyon nedeniyle kapalıydı. Daha fazla zaman kaybetmeyip ATİNA'ya geçmeliyim diye düşünürken, istasyonun önünde bizim kompartımandaki 3 gençle karşılaştım. Onlara katılarak ATINA'ya yola çıktık. Bizim 3 gencin yolculuğu tam bitli turist yolculuğuydu. Hadi parkta yatalım dediler bu gece, bende onlara uydum, ama sokakta yatmak bir de yarım yamalak uykuyla şehri dolaşmaya çalışmak hiçde akıllıca bir yöntem değilmiş. Siz siz olun para harcamıyacağım diye kendinize eziyet etmeyin.
Ben en iyisimi yoluma yalnız devam edeyim diyip ACROPOLIS'i tek başıma gezmeye koyuldum. Yunanistan çok biz gibiydi, her şey aynıydı sanki, müzikler, yemekler, insanlar ... Belkide bu yüzden pek de Türkiye'nin dışındaymışım gibi hissetmedim kendimi hiç. Tek fark camilerin yerini kiliseler alıyordu sokaklarda.
Koşarak PATMOS'tan kalkan ve BARI ye giden SUPERFAST feribotuna yetişmeye çalışırken 2 Amerikalıyla arkadaş olmuştuk bile. Yolculuğumun ITALYA kısmının onlarla geçeceğinden haberim yoktu tabii o anda. Hedef NAPOLI'ydi. Çok renkli çok hareketliydi, daracık sokakları arasında vızır vızır motorlar dolaşıp duruyordu. Ben en çok minyatürlerin yapılıp satıldığı dükkanlardan etkilenmiştim. Sanki her şey sanat, her şey el emeği gibi kokuyordu. Napoliye ulaştığımız trendeki bir Italyan bizi yemekli bir gösteriye davet etmişti. Gayet spor giyinerek gittiğimiz bu davette epeyce kötü hissedecek ama turistliğe verip umursamayacaktık. Restaurantta herkes şıklıkta birbiriyle yarışıyor, yemek yerkense aryalar söyleniyordu.
Bir sonraki nokta ihtişamlı VATICAN dı. İnsan o kadar ihtişamın içinde din nereye kaybolmuş anlayamıyor. ROMA başlı başına bir efsane, şöyle kabaca gezmek için 2-3 güne ihtiyaç duyuyor insan. Yürüdüğünüz her yer tarih kokuyor, şehirle bütünleşmiş bir tarih.
Ama benim favorim FLORANSA ve PISA idi. Toprak renklerin hakim olduğu, dar sokaklı küçük şehirler, hatta şehircikler. Sanki her mevsim sonbahar oradalarda. Nehrin kenarında saatlerce oturabilir, Nirvana'ya bile ulaşabilirsiniz.
Amerikalılardan ayrılma vakti geldi, ben FRANSA da pek oyalanmadan BARCELONA'ya gitme kararı aldım. Ama gel gör ki FRANSA beni bırakmamakta ısrarlı. MARSILYA'da hava koşulları nedeniyle tüm seferlerin iptal olduğu bilgisini alınca ne yapsam ne yapsam dedim ve sonunda şöyle bir çıkış yolu buldum. Önce Paris'e kuzeye çıkacaktım, oradan da Barcelona'ya inecek sahil şeridini kullanmadan istediğim yere ulaşacaktım. PARIS'e vardığımda BARCELO için epeyce bir zaman olduğunu görüp en iyisimi ben şu meşhur EYFEL kulesini göreyim dedim. (Dondum dondum ki ne dondum hemde yazın ortasında) Yukarı çıkmak çooook uzun bir kuyruk demekti ben önünden arkasında sağından solundan fotolar çekip istasyona geri döndüm.
Gelelim BARCELONA'ya; idealimdeki şehre, söylecek çok söz var ve bir o kadar yok. Gidip görmek ve de yaşamak lazım. Çok büyük bir şehir değil burası, OLD CITY hariç altını çiziyorum TÜM sokakları birbirine paralel.
Burada insanlar çalışmak için değil yaşamak için doğmuşlar sanki. Ama bakmayın İSPANYOLLAR tembeldir diyenlere onlar Ispanyol değil CATALAN'lar, CATALANCA konuşup CATALANCA anlaşırlar. İspanya'yı İspanyollardan ibaret sananlar üzgünüm; bu ülkede tam 4 farklı DİL (şive değil!!!) konuşuluyor.
BARCELONA deyince ilk aklıma gelenler: PLAZA CATALUNYA, LAS RAMBLAS, BARRI GOTIC, PICASSO, DALI, LA PEDRERA, JOAN MIRO, PLAZA ESPANYA, POBLE ESPANOL, PORT OLIMPIA, SAGRADA FAMILIA, PARK GÜELL, AQUARIUM, ARC de TRIOMF, DISTRICT GRACIA ... (Detaylar bir sonraki yazıda...)
Subscribe to:
Posts (Atom)